Bizim olan ve az da olsa kullanılan gelenekler:
Z kuşağı bilmese de uygulamasa da bizim olan gelenekler, görenekler, örfler ve adetler…
400 yılık bir gelenekten bahsedeceğim, geleneklerin yok olmaya yüz tutmuş yüzyılımızda.
Belki hatırlanır da yaşatılır anlamında değil, sadece hafızaları tazelemek ve geleceğe anı kalsın diye.
Kocaeli'nin Kartepe ilçesinin Uzuntarla Mahallesi'nde hayata geçirilecek Çerkes müzesi için Türkiye'nin dört bir yanından geleneklerini yansıtacak çeşitli objeler toplanıyor.
Elde edilen eserlerle unutulmuş Çerkes kültürünün de ortaya çıkarılması amaçlanmaktadır.
Bu çalışmayı Uzuntarla Adige Kültür Derneği yapmaktadır.
Toplanan objeler arasında 160 yıl önce Çerkes soykırımı sırasında Kafkasya'dan getirilen Kur'an-ı Kerim, Haluj Sandığı ve Dert Kutusu bulunmaktadır.
Kur'an-ı Kerim-i yaklaşık 160 yıl önce Kafkasya’dan gelenler getirmiş.
Son sayfaları hırpalandığı için el yazması ile tekrar yazılmış.
Haluj Sandığı da Çerkeslerin düğün evine giderken yardım amaçlı içerisine Çerkes böreği dediğimiz Haluj böreğini konulduğu sandıktır.
Bu sandığın tarihi 100 yıla yakındır ve çok nadir bulunan sandıktır.
Türkiye'de en fazla 3-4 tane olduğu tahmin edilmektedir.
Atalarımız geleneklere, göreneklere, örflere ve adetlere fazlasıyla bağlıyken her kuşağa aktarılması eksilerek devam etmiştir ve şimdiler de ise kalan birkaç geleneği, göreneği, örfü ve âdeti yapmak bizlere pahalıya patlarken bunlarda yok olmaya mahkûm kaldılar.
Çok eskiye gitmeden 20. Yüzyılın bir uygulamasını hatırlatma yapmak isterim.
Bizim yaşımızdakiler ve daha genç arkadaşlar ilk önceleri devlet dairelerine büyüklerimizin emriyle konan Şikâyet Kutusunu sonradan adının değiştirilerek Dilek Kutusunu hatırlarlar herhalde.
Şikâyet ve dilek kutularının amacı insanların amirlerine söyleyemedikleri sıkıntıların buraya yazılı olarak atmalarını ve bu sıkıntılara çare bulmayı amaçlıyordu.
İlk önce “Şikâyet” olan isim sonradan modernleşmek adına “Dilek kutusu” oldu ya da yumuşatılarak, kimseyi kırmamak, incitmemek adına.
Hatırladığım kadarıyla uzunca bir süre kaldı şimdi akıbeti nedir bilemiyorum
Kendi adıma hiç kullanma ihtiyacım olmadı çünkü sorunumu ya da sevincimi kişinin yüzüne söylemek en güzel huyumdur.
Şikâyet, dilek kutusu bana ispiyonculuğu hatırlattığından kullanmadım ve ilk konulduğunda da karşı çıkmıştım, sorunlar yumağı olacağını işi çözmektense çözümsüzlüğe götüreceğini söylemiştim.
Öyle de oldu çünkü şikâyet yazısında isim olmayacağından sıkıntı büyüktü, başkasına kızan onu ispiyonlama ihtimali oldukça yüksekti ve öylede oldu.
Böylelikle işlevliğini kaybetti sonra da unutuldu gitti.
Şimdi hatırlayan yoktur bile bu yazıyı tesadüfen okursa belki.
Bizler şikâyet, dilek kutularını son yüzyılda yaparken Çerkes dostlarımız 400 yıl önce başarmışlar.
Kurulmuş olan yeni bir yuvayı sürdürmek, korumak, kurtarmak ve kızlarımız zor durumda kalmasın diye uygulamışlar.
Toplanan eserlerin içinde müzede sergilenecek eserlerin arasında en göz çarpanı ise ‘’Dert Kutusu’’
Bu eserin ortaya çıkmasıyla unutulmuş gelenek yeniden hatırlandı.
Çerkes geleneğinde kız evleneceği zaman annesi tarafından damat evinde yaşayabileceği olumsuzluklara karşı uyarılır, damat tarafını kimseye şikâyet etmemesini, aile huzurunu bozacak durumları, damat evinde gelinin büyüklere saygısızlık yapmaması, cevap vermemesi, yeni bir yuvayı sürdürmek, korumak, kurtarmak ve kızının zor durumda kalmasını önlemek için anne tarafından kıza dert kutusu verilir.
Kız tüm sorunlarını bu dert kutusuna anlatması, sorunlarının dışarı aktarmaması için anne tarafından tembihlenir.
En azından kızın derdini anlatabileceği bir nesnesi vardır.
Kutunun ağzı da yok, dili de yok kime anlatabilir ki.
Bir insana mı, asla ağzı var dili var.
Kendisi dışarı çıkmadan dedikodunun kendisine nasıl döneceğini bir Allah bilir.
Zamane Dert Kutusu zamanın psikologu görevini görmüş oldukçada kullanışlı olduğu da kesindir.
Derdini dinliyor hem de bedava, seans başına para isteyen yok, randevu yok, gittiğinde psikologu bulamama yok, yok, yok.
Psikologa dert anlatmaya gidip rahatlıyım derseniz dert küpü olmanız içten değil.
Çok süslü ve özlü sözlerle seni etkilemeye çalışırken çocukluğuna inildiğinde aslında kendisinin bir Dert Kutusuna ihtiyacı olduğunu bilmemektedir ki ne acı bir gerçek.
21. yüzyılda insanlığa bakıldığında herkesin elinde cep teflonu yerine Dert Kutusunun olması daha mantıklı gelmektedir.
Derdini telefona anlatamasın dinler ve herkese yayar çünkü yapay zekâ bizimle ilgili her bilgiyi kaydediyor.
Ama Dert Kutusu öyle mi kayıt yok anlattıkların kimsenin kulağına gitmeden puf uçuverdi.
Sıkıntını bilen bir sen bir Allah.
Eskiler derdi ki’’Derdini akan suya anlat alıp gitsin’’
Haksız da deyilermiş.
Sıkıntılar büyük ekonomik, siyasi, ailevi… Dert mi bitiyor.
Kime anlatacaksın herkes senin gibi insan kendi derdini çözemezken senin dertlerinle niye dertlensin.
Dert bir değil ki iki, üç, dört… Saymakla bitmiyor.
Onun için herkes kendi kapısına ya da kendi psikologuna o da paran varsa yoksa vay haline.
Fazla dertlendirmeyelim herkes de bir Dert Kutusu yâda psikologu olmadığına göre.
KAYNAK:
1)https://www.ntv.com.tr/galeri/n-life/kultur-ve-sanat/400-yillik-cerkes-gelenegi-gelinin-dert-kutusu,qkGwQFIvZkSeWfn2lQxTsA/S5I0TScae0e6s2gDQLHi0w
2)https://www.ozgurkocaeli.com.tr/haber/19839062/400-yillik-gelenek-gelinin-dert-kutusu